| Dolar | 1,5290 | ![]() |
| Euro | 2,0860 | ![]() |
| IMKB | 27,989 | ![]() |
|
Ata binmeden eşekten inmeyelim
17 Kasim 2008 02:13
Son yıllarda iç sıkıntılar yaşadığı halde faaliyetlerini sürdürmeye çalışan Türk-Amerikan Dernekleri Asamblesi'nin (ATAA) gelecek vaat eden liderlerinden Günay Evinç... ![]() Biz Türklerin hassas insanlar olduğunu hatırlatan Evinç, eleştiriye açık olduklarını, ancak hataları varsa kendilerine demoralize etmeyecek, yapıcı bir üslupta söylenmesini rica etti. Çok haklıydı. Özellikle bizim meslekte, bazen lider konumunda olanların zorluklarını tam bilmeden, olumsuz gibi görünen birkaç olayı nazara verip, oradan büyük genellemelere gidebiliyoruz. Mesela G-20 zirvesi vesilesiyle Washington'a gelen Başbakan Erdoğan'ın ABD'nin yeni seçilmiş başkanı Barack Obama'dan randevu istendiği halde görüşememesi son günlerde yer yer incitici bir üslupla gündeme getiriliyor. Ankara'nın tebrik telefonuna Obama'nın henüz geri dönüş yapmaması da kimilerince büyütüldü. Ermeni soykırımı tezlerine yatkın görüşleri de çorbaya katılınca, kamuoyu sanki Obama ve ekibiyle Ankara arasında ciddi bir soğukluk varmış izlenimine kapılabilir. Var mı bunun aslı? Tabii ki yok. Obama, ABD'ye gelen hiçbir dünya lideriyle yüz yüze görüşmedi. Çünkü Beyaz Saray'daki mevcut Bush yönetimini gölgede bırakacak herhangi bir hareket yapmak istemiyor. G-20 zirvesine katılan liderlerin bir kısmına elçisi olarak eski Dışişleri Bakanı Madeleine Albright ve eski Kongre üyesi Jim Leach'i göndermekle yetindi. Erdoğan'a gelen heyette adı Avrupa'dan sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcılığı için geçen Phil Gordon da vardı. Bu ziyaret, Obama ekibinin Türkiye'yle ilişkileri geliştirmeye istekli olduğunun bir göstergesiydi. Telefon görüşmesine gelince: Obama'nın kendisini tebrik için arayan dünya liderlerini zamana yayarak geri aradığı doğru. Evet, gönül isterdi ki Türkiye listenin üst sıralarına koyulan ülkeler arasında olsun. Ama sırf telefonun zili hâlâ çalmadı diye, Ankara'nın kaale alınmadığı hükmüne varmak yanlış. Obama, çok değil iki hafta önce seçimi kazandı. 20 Ocak'ta omuzlarına ABD'nin ve bir yönüyle tüm dünyanın ağırlığı yüklenecek. Dolayısıyla yoğun hazırlıklar içinde. Şu sıralar ondan ve ekibinden her şeyi en ince diplomatik ayrıntısına kadar düşünerek yapmasını beklemek haksızlık olur. Ben, Obama ekibinin Türkiye'ye kötü niyet beslediğini düşünmüyorum. Bu görüşüm, eski Amerikan yönetimleri için de genelde geçerli. Washington'ın problemi, Türkiye politikalarını türevsel görmesi, Türkiye'ye münhasır bir siyaset geliştirememiş olması. Soğuk Savaş döneminden kalma, kronik bir hastalık bu. Washington'da Türkiye konularında ciddi bir cehaletin hüküm sürdüğünü, Türkiye'yi iyi bilen yeterli sayıda uzman olmadığını, bilenlere de yeterince kulak verilmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Türkiye'den bakıldığında bazen küstahça gibi görülen bazı Amerikan davranışlarının temelinde bence bu tür altyapısal sorunlar yatıyor. Gerçekçi olmak gerekirse, müstakbel Obama yönetiminde, diğer birçok konuda olduğu gibi, Türkiye'ye muamelede de çok dramatik bir değişim beklemiyorum. Washington bir anda Türkiye uzmanı kesilecek değil. Türkiye, en azından bir süre daha, ciddi bir işleri düştüğünde ya da sorun çıktığında hatırlanmaya devam edecektir. Ankara'nın yapıcı rol oynayarak kendi varlığını bölgesinde ve dünyada daha fazla hissetirme politikasının meyveleri ise, ancak zaman içinde alınacaktır. Çünkü eski imaj ve davranış kalıplarını kırmak zordur. Olayları fazla şahsileştirmeye de lüzum yok. Aslında ABD ve Batı'nın muayyen tavırları, Türkiye'ye münhasır değil, gelişmekte olan çoğu ülkeye yönelik. Dünya Bankası'nın eski başkanlarından James Wolfensohn, Washington Post'ta çıkan yazısında, Batılı liderlere 'eski huy'larını terk ederek G-20 zirvesinde temsil edilen gelişmekte olan ülkelere ders verir edada konuşmamaları uyarısında bulunuyordu. Çünkü büyüme göstergelerine bakılırsa, önümüzdeki dönemde ABD ve diğer Batı ülkelerinin çoğunun giderek attan inip eşeğe binmeye başlayacağı görülüyor. Normalde dışişleri bakanı düzeyindeki G-20 toplantısının tepe liderlerle yapılmasının, ileride bu mekanizmaya devamlılık kazandırılması gayretlerinin, yükselen yeni güçlerin uluslararası kurumlarda temsil keyfiyetinin artırılması yönündeki taleplerin altında bu gerçek yatıyor. Artık mevcut at binicilerden hesap soran, diğer yandan global sorumluluk altına girmesi istenenler var. Çin, Hindistan ve Brezilya'nın başını çektiği bu grubun üyelerinden biri de Türkiye. Ancak kendimizi daha şimdiden küresel sınıf atlamış gibi görüp çok farklı muamele beklemek gerçekçi olmaz. Çünkü Batılı ülkelerin dünya siyasî ve ekonomik sistemindeki ağırlıkları görünür gelecekte sürecek. Herkes hem kendi hem muhataplarının bineklerindeki dönüşüm sürecini iyi okuyarak davranmalı. Ekonomik ve askerî alanda kendini dev aynasında gören ABD'nin son dönemde ne hallere düştüğü ortada. O halde biz de kendimize ne dev, ne de cüce aynasından bakalım. Global finans krizinden Türkiye'nin şimdilik aşırı etkilenmemiş olması, IMF'yle yolları ayırmamıza sebebiyet vermesin. Washington'da görüştüğüm Türkiye gözlemcilerinin ve Amerikan hükümet yetkililerinin görüşü de bu yönde. Umarım Başbakan Erdoğan'ın işaret ettiği gibi, ihtiyati stand-by konusunda anlaşma yakındır. Bana göre Türkiye henüz ne Kopenhag, ne Maastricht, ne de IMF kriterlerine gerek kalmaksızın kendi çözümlerini üretebilecek derecede palazlanmış değil. Ata binmeden eşekten inmemekte fayda var. |
Dünya
Son Dakika
|